13 Tem 2018

Bebekler Gibi Uyumanızı Sağlayacak Bitki Çayları


uyutucu etkisi olan çaylar


Ne yaparsanız yapın, bir türlü uyuyamıyorsanız bu vereceğimiz bitki çayları tam size göre. Rahat bir uyku çekebilmek için ve uykusuzluk probleminizi azaltabilmek için bitkisel çaylardan yardım alabilirsiniz. Bu bitkisel çaylar, kasları gevşetmeye ve sinirleri azaltmaya yardımcı olmaktadır. Bu çaylar sayesinde hem kaliteli hem de derin bir uyku çekerek enerjinizi yüksek tutabilirsiniz. İşte bebekler gibi uyumanızı sağlayacak olan bitki çayları...


Kedi Otu Kökü



Kedi Otu Kökü


Kedi otu kökü, bitkisel bir yatıştırıcı görevi sergilemektedir. Böylece harika bir uyku ilacı etkisi gösterir. Kimyasal uyku haplarını kullanmaya gerek duymadan bu bitki çayı sayesinde mışıl mışıl uyuyabilirsiniz. Kedi otu kökü aynı zamanda endişe, korku ve huzursuzlukları da azaltmaktadır.


papatya çayı faydaları


Papatya Çayı


Papatya çayı yüzyıllar boyunca sinirleri yatıştırıcı ve uykuya geçişi kolaylaştırıcı etkisiyle bilinmektedir. Papatya çayı aynı zamanda anksiyete tedavisinde de etkilidir. Bunun yanında kas spazmlarını iyileştirici, ağrı kesici, hazmı kolaylaştırıcı ve antiseptiktir.


Şerbetçiotu Çayı Faydaları


Şerbetçiotu Çayı


Şerbetçiotu, rahatlatıcı ve uyku getirici bir etkiye sahiptir. Aynı zamanda kaygı ve gerginlik sebebiyle meydana gelen uykusuzluk sorunu için de birebirdir. Hazımsızlığa ve huzursuzluğa da iyi gelmektedir.


Melisa Çayı Faydaları


Melisa Yaprağı


Melisa yaprağı sinirleri yumuşatmada birebirdir. Aynı zamanda ortaya çıkan negatif elektriği de almaktadır.


Nane Çayı Faydaları


Nane Çayı


Uyumadan önce bir bardak nane çayı içmek, sinir sisteminizi rahatlatarak sakin ve huzurlu bir uyku çekmenizi sağlar.


rezene çayı faydaları


Rezene Çayı


Rezene baskın kokusuyla kendini belli eden bir bitkidir. Sinir sistemi üzerinde sakinleştirici bir etki sergileyerek, gece boyunca deliksiz ve rahat bir uyku çekmenizi sağlar. Sabahları güne iyi başlayıp, akşamları da günün yorgunluğundan kurtulmak için bir fincan rezene çayı için.


Devamını oku

12 Tem 2018

Sigara İsteğini Azaltan Yiyecekler


sigarayı azaltmak


Sigarayı bırakma, son derece sabır ve kararlılık gerektiren bir süreçtir. Kişiden kişiye değişkenlik göstermekler beraber, sigarayı bırakmaya karar verenlerin büyük çoğunluğu bu aşamada zorlanır. Bunun nedeni, nikotin yoksunluğudur. Her gün aynı saatlerde sigara içmeye alışmış olan bir kişi, sigarayı bırakmaya karar verdiğinde, o saatlerde nikotin ihtiyacı hisseder. İlk zamanlar bu nöbetleri aşmak oldukça zor olur. Ancak ilk üç gün atlatıldıktan sonra bu süreç daha sakin geçer.



Son yıllarda, sigarayı bırakma aşamasında bulunan kişilerin nikotin yoksunluğunu desteklemek amacıyla pek çok yardımcı ürün piyasaya sürüldü. Nikotin bantları ve nikotin sakızları gibi ürünlerin desteğiyle sigarayı bırakanların sayısı oldukça fazladır. Bunun yanında, aynı etkiyi doğal yollarla sağlamak da mümkün. Sigarayı bırakmayı kolaylaştırmak adına yapılan araştırmalar sonucu ortaya çıkan bir gerçek, bazı yiyecek maddelerinin sigara içme isteğini azalttığı yönünde. Siz de sigaranın zararlı etkilerinden bir an önce kurtulmak istiyor ancak nereden başlayacağını bir türlü bilemiyorsanız, sigara isteğini azaltan yiyeceklerle ilk adımı atmanızı öneririz. İşte o mucizevi yiyecekler:



Portakal

Sigarayı bırakmaya karar verenler için günde yarım portakal tüketmeleri öneriliyor. Buna 20 gün boyunca devam edilmesi gerekiyor. Bu süre sonunda, nikotin isteğinin yüzde 79 oranında azaldığı tespit edilmiş.


Yulaf Ezmesi

Sigara isteğini azaltan yiyeceklerden biri de yulaf ezmesi. Her gün iki yemek kaşığı yulaf ezmesi, bir miktar sıcak suda bekletilerek tüketilir. Bu işlem 20 gün boyunca ara vermeden tekrarlanmalıdır.


Domates

Domates suyu ve sigara, beyinde aynı noktayı uyarıyor. Bu nedenle sigarayı bırakma aşamasındaki kişilere, günde bir çay bardağı domates suyu içmeleri öneriliyor. 20 gün boyunca devam edildiğinde nikotin bağımlılığını önemli ölçüde azaltıyor.


Muz ve Elma

Muzun içeriğinde bulunan potasyum, sigara isteğini önemli ölçüde azaltıyor. Elmanın ise, akciğer fonksiyonlarını düzenlemede etkili bir meyve olduğu biliniyor. Her gün bir elma ve bir muz tüketmek, hem sigarayı bırakmayı kolaylaştırıyor hem de akciğerlerin temizlenmesine yardımcı oluyor.


Süt ve Süt Ürünleri

İçilen bir bardak sütün ardından yakılan sigaranın tadının ne kadar kötü olduğunu sigara kullananlar bilirler. Bu nedenle sigarayı bırakmak isteyenlere, sigara isteği ortaya çıktığında bir çay bardağı süt içmeleri öneriliyor.


Koyu Yeşil Yapraklı Sebzeler

Özellikle ıspanak ve kereviz, sigara içme isteğini azaltan yiyeceklerden en önemlileri. Gün içinde, koyu yeşil yapraklı sebzelerden tüketildiğinde, nikotin bağımlılığının yavaş yavaş azaldığı fark edilecektir.


Devamını oku

10 Tem 2018

Ağız Kokusu Nasıl Önlenir?


Ağız Kokusu Nasıl Önlenir?


Genel olarak toplumun çoğu kısmında görülen ağız kokusunun pek çok nedeni bulunmaktadır. Bu nedenler arasında; oral hijyen eksikliği, susuzluk, diş eti iltihabı, sinüs enfeksiyonları, mide rahatsızlıkları ve diyabet başta gelmektedir. Ağız kokusu önlemenin en iyi yolu, bu kötü kokuya neden olan etkeni bulup onunla mücadele etmektir. Şimdi sizlere ağız kokusu nasıl önlenir? Sorusuna yanıt olabilecek 5 tane çözüm vereceğiz...




Ağız ve Diş Bakımınıza Dikkat Edin


Ağız kokusuna sebep olan başlıca etken, ağızda oluşan bakterilerdir. Bu nedenle bu sorundan kurtulabilmek için ağız bakımına çok dikkat etmek gerekir. Doğru bir diş macunu seçimi yaparak, her yemekten sonra dişlerinizi ve dil yüzeyini fırçalayarak, koku oluşumunu engelleyebilirsiniz. Dişlerinizi fırçalamaya fırsat olmadığı zamanlarda ise diş ipi kullanabilirsiniz. Diş ipi sayesinde diş aralarında oluşan bakterileri engelleyebilir ve ağız kokusunu ortadan kaldırabilirsiniz. Ayrıca 6 ayda bir diş hekimine görünmenizde de fayda vardır.

Ağız Kokusu Nasıl Giderilir? (Ekstra Bilgi)


Ağız Kokusuyla Engellemek İçin Bol Bol Su İçin


Su içmenin yararları saymakla bitmez. Bu yararlardan birisi de ağız kokusunu önlemesidir. Tükürük bezleri yeterli oranda çalışmadığı zaman, dehidrasyon meydana gelir ve böylece ağızda kötü koku oluşur. Günde en az iki litre su tüketerek bu sorunu engelleyebilirsiniz. Başka hiçbir sıvının, suyun yerini dolduramayacağını asla unutmayın. Şekersiz sakızlar çiğnemek de tükürük bezlerini harekete geçirmede etkilidir.



Yoğurt Tüketmeyi İhmal Etmeyin


Mide rahatsızlıklarından dolayı da ağız kokusu oluşabilmektedir. Yoğurt ve kefir gibi gıdalar, probiyotikler bakımından zengin olduğu için düzenli tüketildiği zaman midedeki bakteri oluşumunu önlemektedir. Ağız kokunuzun oluşum nedeni eğer bir rahatsızlıktan kaynaklanmıyorsa, düzenli olarak yoğurt yemek probleminize yardımcı olabilir.



Tarçın Tüketmek de Faydalı Olabilir


Ağız içindeki bakterilerle mücadele etmede tarçın oldukça faydalı bir besindir. Kilo vermeye yardımcı ve kan şekerini düzenleyici etkisiyle bilinen tarçının daha birçok faydası vardır. Tarçınlı içecek ve yiyecekler tüketmek, ağızdaki kötü kokuyu gidermede yararlı olabilir.



Kahve Yerine Bitkisel İçecekleri ve Smoothie’leri Tercih Edin


Kahve, lezzetli tadına rağmen dişlerde sararma ve ağız kokusu yapabilmektedir. Bu nedenle gün içerisindeki kahve tüketiminizi azaltarak, bitkisel içecekler tüketebilirsiniz. Mesela yeşil çayın içinde polifenol bulunduğu için, ağızda kötü kokulara neden olan ve sülfür üreten bakterileri yok etmektedir. Kızılcık suyu da plak oluşumunu önlemekte ve diş etlerinde meydana gelen bakteri oluşumunu engellemektedir. Ayrıca anti-inflamatuar etkisiyle diş etlerinde oluşabilecek pek çok hastalığın riskini de azaltmaktadır. Suyun içine birkaç damla limon sıkarak içmek de, ağzınızı ferahlatmaya yarayacaktır.

Ağız kokusu nasıl önlenir? Sorusunun yanıtlamaya çalıştığımız bu yazımızla ilgili eklemek ya da sormak istediğiniz bir şey olursa, lütfen yorum bölümünde belirtiniz.


Devamını oku

5 Tem 2018

Şekersiz Diyabet Nedir? Belirtileri Nelerdir? Tedavisi Nasıl Yapılır?



diyabet hastalığı neden olur?


Çoğunlukla bayanların hamilelik dönemlerinde ortaya çıkan bir sağlık problemi olan şekersiz diyabet kişinin gereğinden fazla sıvı tüketmesine rağmen sürekli olarak susuzluk hissetmesine neden olmaktadır. Aynı zamanda sık sık idrar yapma şeklinde de kendisini belli eden bu hastalığın oluşmasındaki temel neden vücut fonksiyonlarının düzgün bir şekilde çalışmasını sağlayan temel hormonların yeterli düzeyde üretilememesidir.

Hormonlarla ilgili yaşanan bu sorundan dolayı böbreklerin de işlevi bozularak şekersiz diyabet hastalığı meydana gelir. Bu hastalıkta doktorlar tarafından öncelikle kişinin idrara çıkma sıklığını düzenlemek ve susuzluğunu gidermek amacıyla bazı ilaçlar verilebilmektedir.


Şekersiz Diyabet Hastalığının Belirtileri Nelerdir?



1. Şekersiz diyabet hastalığında görülen ilk belirtiler genellikle kişinin çok fazla su içtiği halde kendisini susuz hissetmesidir.

2. Ağız içinde nem dengesi bozulur ve dudaklarda kuruluk oluşur.

3. Bazı durumlarda kişi yediği yemeklerden herhangi bir tat alamaz ve koku duyusu da büyük ölçüde zayıflar.

4. Hastanın susuzluğunu bastırmak amacıyla sürekli olarak su içmesinden dolayı idrara çıkma sıklığı artar. Bunun yanında sıvı tüketimi az olsa bile kişi gereğinden fazla idrar yapar ve idrarda seyrelme meydana gelir.

5. Bebeklerde, çocuklarda ve yetişkinlerde farklı belirtiler gösteren şekersiz diyabet hastalığı bebeklerde uzun süreli ağlama nöbetlerine neden olur. Ayrıca bebeklerin ve küçük yaştaki çocukların sürekli olarak altını ıslatması ya da sık sık idrara çıkması da bu hastalığın habercisi olabilmektedir.

6. Bebeklerde ve çocuklarda vücut fonksiyonlarının bozulmasına bağlı olarak büyüme yavaşlar.

7. Bunların yanında yüksek ateş, mide bulantısı, böbreklerde ağrı, dilde beyazlama, kilo kaybı, kusma, ishal, kansızlık, ellerde ve ayaklarda soğukluk gibi belirtilerde meydana gelebilmektedir.

Şekersiz Diyabet Nedenleri Nelerdir?


Şekersiz diyabet hastalığı vücutta yaşanan bazı hormonal dengesizlikler ve fonksiyon bozukluklarına bağlı olarak sıvı dengesinin sağlanamadığı durumlarda oluşmaktadır. Bunun dışında tüketilen sıvının böbrekler ve diğer dokular tarafından yeterli miktarda kullanılamaması ve düzgün bir şekilde depolanamaması da bu hastalığı tetikleyen diğer etkenlerdir. Normal şeker hastalığı gibi şekersiz diyabette de hastanın vücut yapısı ve rahatsızlığın boyutuna göre hastalığın türü belirlenmektedir. Kişiye yapılan bazı testler sonucunda şekersiz diyabet hastalığının türü net bir şekilde belirlenerek tedavi sürecine bu doğrultuda geçilmektedir. Bunların yanında çoğunlukla hamilelik döneminde de oluşabilen bu hastalık gebelik sonlandığında kendiliğinden geçebilmektedir.



diyabet

Şekersiz Diyabet Hastalığının Tedavisi Nasıl Yapılır?


Şekersiz diyabet hastalığında tedavi sürecine geçilmeden önce hastaya bir takım testler uygulanarak hastalığın türü belirlenmeye çalışılır. Eğer çıkan test sonuçlarına göre kişide merkezi bir şekersiz diyabet türü varsa bu durumda doktorlar hormon tedavisi uygulayarak hipofiz bezlerinin çalışma fonksiyonlarını iyileştirmeyi amaçlar. Hastaya verilen hormon takviyesi hipofiz bezlerinin işlevini düzenledikten sonra şekersiz diyabet hastalığının olumsuz etkileri büyük ölçüde azaltılabilmektedir. Nefrojenik şekersiz diyabet hastalığında ise, kişiye doktor tarafından tuz diyeti önerilerek hastalığın iyileşmesi sağlanmaktadır. Ayrıca günlük sıvı miktarının tüketilmesi sağlanır ve bazı idrar söktürücü ilaçlar verilerek vücutta ödem oluşumu önlenir. Bayanların hamilelik döneminde görülen şekersiz diyabet türünde ise sentetik hormon tedavisi yapılarak hastalığın iyileşme süreci hızlandırılır. Bu dönemde susuzluğun bastırılması amacıyla günlük olarak tüketilmesi gereken maksimum sıvı miktarı karşılanmalıdır. 

Çoğunlukla bu tip şekersiz diyabet hastaları doğum gerçekleştikten sonra eski sağlıklarına kavuşmaktadır. Tüm bunların yanında hangi tip şekersiz diyabet hastalığı olursa olsun bu hastalıkla mücadelede sağlık beslenme alışkanlığı, yeterli miktarda sıvı tüketimi, sigara ve alkol gibi zararlı alışkanlıklardan uzak durmak tedavi sürecine büyük ölçüde katkı sağlamaktadır.


Devamını oku

3 Tem 2018

D Vitamini Eksikliği Astıma Yakalanma Riskini Arttırır Mı?


D Vitamini Eksikliği



D Vitamininin önemi aslında toplumumuzda oldukça bilinen bir konudur. Özellikle yaz aylarında güneş vasıtasıyla en hızlı ve kolay şekilde kapatılabilen D Vitamini eksikliği, çeşitli besinler yardımıyla ya da ilaç ile de takviye edilebilmektedir. Ancak bazı araştırmalar D Vitamini ve astım hastalığı arasında da bir bağlantı olabileceğini düşündürmektedir.


Peki, gerçekten de böyle bir şey olabilir mi? D Vitamini eksikliği Astıma neden olur mu?


Şimdi bu sorulara ait yanıtları içeren yazımıza geçelim.



Astımda D Vitamini



Astım nedir? Sorusuna verilebilecek en net cevap: Akciğerlerdeki havayollarında olan daralma ve inflamasyonun neden olduğu ve kendisi nefes darlığı şeklinde gösteren bir kronik akciğer hastalığıdır.


Dünya genelinde 300 milyonun üzerinde insanı etkileyen bu solunum hastalığı, tekrarlayan bir şekilde nefes darlığı, hırıltılı soluma, göğüs sıkışması, öksürük ve hırıltılı solunum şeklinde kendini göstermektedir.


Birçok kişinin sorduğu soru ise “Astımıntedavisi var mı?” sorusudur. Ancak maalesef astım, kalıcı tedavisi olmayan bir hastalıktır. Uygulanan tedavi yöntemleri hastalık belirtilerinin kötüye gitmesine engellemek, hastalığının ilerlemesini önlemek ve atakların şiddeti ve sıklığını azaltmak amaçlıdır.


Astım Ve D Vitamini Seviyesi Arasındaki Bağlantı



Yazının başında sorduğumuz “D Vitamini Eksikliği astıma neden olur mu?” sorusuna bir cevap bulabilmek için uzun yıllardır bu alanda yapılmış olan bilimsel araştırmalara bakmak gerekir.


Yapılan birçok çalışmada akciğer fonksiyonlarının azalması, astım atağı riskinin artması ve yetişkinler ve çocuklarda astımın şiddetinin artması düşük D Vitamini durumuna bağlanmıştır.



2014 yılında çocuklarda astım üzerine bir çalışma yapılmıştır. Bu çalışmada, alerjik rinit ve hırıltı solunumun D Vitamini eksikliği ile güçlü bir bağlantısının olduğu ortaya konulmuştur. (*)


Ek olarak, hamilelerde D Vitamin eksikliği bebeğin yaşamının ilk yılları boyunca alt solunum yolu enfeksiyonlarına yakalanma riskini daha yüksek kılmaktadır. Ayrıca annedeki D Vitamini eksikliği, çocuğun alerji, egzama, solunum bozuklukları, atopik dermatit ve astım gibi hastalıkların gelişme riskini de yükseltmektedir.


D Vitamini Takviyesi


D Vitamini Takviyesi Almak Astım Ataklarını Azaltır Mı?


2015 yılında bilimsel bir dergide bağışıklık sistemi ve akciğer gelişiminde D Vitamini etkileri vurgulanmıştır. Çalışmada gıda alerjisi, egzama ve astım gibi alerjik hastalıkların şiddeti ve gelişiminde D Vitamininin önemli bir rolü olduğu ifade edilmiştir. (**)


D Vitamini çeşitli mekanizmalar sayesinde alerji ve astımın şiddetini azaltabilir:


Kalıtsal ve uyarlayıcı bağışıklık sistemini düzenleyici etkileri
İnflamasyonun azaltılması
Astım belirtilerini azdırabilen grip ve soğuk algınlığı gibi enfeksiyonları önler
Akciğer fonksiyonlarını, gelişimini ve büyümesini etkiler


Bu alanda yapılmış olan bir başka çalışmada astım hastası olanlarda D Vitamini eksikliği olanların rutin astım tedavileriyle birlikte D Vitamini takviyesi kullanmaları astım ataklarının sıklığını ve şiddetini azalttığını göstermektedir. (***)


Araştırmacılar, D Vitamininin immün-modülasyon ve anti-inflamatuar özellikleri sayesinde astıma destek verebildiğine inanmaktadırlar. Fakat çalışmada yer alan bilim insanları D Vitamini takviyelerinin şiddetli astım atakları olan hastalara faydalı olup olamayacağıyla ilgili herhangi bir şey tespit edememişlerdir. Ayrıca bu stratejinin hem tüm astım hastalarına hem de D vitamini eksikliği olanların her ikisine de yardımcı olabileceği açık ve net değildir.   


Bundan dolayı bilim insanları astım hastalarını D Vitamini kullanırken normal astım ilaçlarını bırakmamaları konusunda uyarmaktadırlar.


Araştırmacılar D Vitamininin akciğerlerdeki antimikrobiyal üretimi arttırarak solunum enfeksiyonlarına karşı var olan koruyuculardan biri olduğuna inanmaktadırlar. Ancak “D Vitamini eksikliği astıma neden olur mu?” sorusuna bilimin net bir yanıt verebilmesi için, astım ve alerjiler üzerinde D Vitamininin tam rolünü gösteren daha çok çalışma ve kanıta ihtiyaç duyulduğu da ortadadır.  



Kaynaklar

*
*** 
Devamını oku

2 Tem 2018

Bundan da korkulur mu diyeceğiniz fobi: Selenofobi


Selenofobi


Selenofobi kelimesi Yunanca iki kelimenin birleşiminden meydana gelmiştir. ‘Ay’ anlamına gelen “Seleno” ve korku anlamına gelen ‘fobi’ kelimeleri “Selenofobi” sözcüğünü oluştur ve “Ay Korkusu” ya da “Ay Fobisi’ anlamlarına gelmektedir.  



Selenofobi bazen erken çocukluk döneminde yaşanılan travmatik bir deneyimin neden olduğu nedensiz ay korkusu da denilen lunafobi’ye de atfedilmektedir. Bu korku aslında hem ay korkusunun işaretlerini hem de karanlık ve ay ışığı korkusunu ortaya koymaktadır.


Peki, Ay korkusu ya da Selenofobi neden meydana gelir? Neden sadece bazı insanlarda vardır? Şimdi bu sorulara yanıtlar vermeye çalışalım.


Neden Bazı İnsanlar Ay’dan Korkarlar?


Selenofobi ile ilgili bu korkudan muzdarip insanlar tarafından ilişkilendirilmiş birkaç neden aslında onlara hak vermemizi sağlar. Aslında Selenofobi doğuştan gelmediği için bu korkunun sonradan edinildiği de kesin bir bilgidir. Bunda hayatına bu tip bir korkusu olmadan başlayan çocuklar daha sonraları popüler medyanın Ay hakkındaki temsilleri başta olmak üzere ve var olan toplum yapısı bazı çocukları diğerlerinden fazla etkileyerek bu korkunun çocuğun belleğine yerleşmesine neden olmaktadır. Buna ek olarak, çocuğun erken çocukluk evresinde negatif ya da travmatik bir olay yaşaması ise bu korkunun en temel nedenidir.


Bunu bir örnekle açıklayalım. Çocukluğunda gece evlerine hırsız giren ve buna şahit olan bir çocuk düşünün. Bu olay sırasında çocuğun hissettiği korku temelde yabancı birinin evine girdiğini görmesinden kaynaklansa bile, çocuğun hafızasına bu olay gece karanlığı veya ay ışığı olarak kazınacaktır ve ilerleyen yaşlarında suç ile ilgili olay onda kendisi Selenofobi olarak gösterebilir.

Ay Korkusu Neden Olur?

Selenofobi Belirtileri Nelerdir?


Bu korku genellikle fizyolojik ve psikolojik işaretlerle kendisini gösterir. Bu belirtiler Ay görünmeden önce, hava kararmaya doğru, ya da doğrudan Ay’ı gördüklerinde oluşur. Bu belirtiler şöyle sıralanabilir:

Vücutta titreme
Bulantı
Anksiyete
Kaslarda gerilme
Ellerde terleme
Soluksuz kalmak
Baş dönmesi
Ağızda kuruma
Panik Atak
Düzensiz kalp atımları
Terleme
El ve ayaklarda soğukluk hissetme
Tuzağa düşmüş hissi


Selenofobi bu fizyolojik belirtilere neden olurken, korkunun şiddeti de kişinin hissettiği korku türüne bağlıdır. Bazı kişiler orta derece belirtiler yaşar, bazı kişiler ise günlük işlerini bile etkileyecek seviyeye ulaşabilen duygusal karmaşa ve anksiyeteyi tecrübe edebilirler.

Ay korkusu Tedavisi

Selenofobi Nasıl Tedavi Edilir?


Birçok durumda bu korku günlü işlerin yapılmasına mani olur ve kişinin yaşam kalitesini son derece olumsuz etikler. Çünkü Selenofobik kişi bu hastalığı kendi kendisine yenmeye çabalar ancak başarılı olamadığı için sosyal hayatı ve günlük rutini bundan daha çok etkilenir. Bu korkuya sahip olup atlatabilenler genelde pozitif destek alanlardır.


Selenofobi’nin Tedavi Yolları  


Bu hastalığı yenmekteki anahtar korkuya neden olan negatif çağrışımların yerine pozitif olanları koymaktır. Tabi bunun için öncelikle korkunun altında yatan gerçek temel nedeni tespit etmek gerekmektedir. Bir terapist belirli teknikler kullanarak korkunun temel nedeninin bulabilir ve tedavi edebilir. Fobinin şiddetine bağlı olarak Selenofobisi olan kişi hipno-terapi, pozitif destek etkinlikleri, çeşitli meditasyon teknikleri, rehberlik ve bu korkuyu yenmek için bir kişi ya da grup terapisi gibi yöntemleri kullanmalıdır.


Selenofobi tedavisi ile bitirdiğimiz Selenofobi yani Ay korkusu yazımızda son olarak bir noktayı daha eklemek gerekir. Bu hastalığın tedavisinde, şiddetli vakalarda, psikiyatristlerin ilaç tedavisine de başvurabildiklerini de unutmamak gerekir.   

Devamını oku

1 Tem 2018

Bağışıklık Sistemi Hakkında Akıllara Durgunluk Veren Gerçekler


İmmün Sistem


Bağışıklık sistemi üzerine konuşmadan önce insanın yapısı hakkında birkaç şey söylemek yerinde olur. İnsan vücudu, bir tek hücreden karmaşık yapılı ve çok hücreli yapıya dönüşmüş olan ilginç bir makinadır. O kendine yetebilir ve herhangi bir arıza olmadan her fiziksel, kimyasal, biyolojik fonksiyonu yerine getirebilir. İnsan vücudu, temel vücut fonksiyonlarını yerine getirmek için vitamin ve minerallere ihtiyaç duyar ve bundan dolayı da bizler sağlıklı yiyecek-içecekleri tüketerek mekanizmamıza dâhil ederiz.

Sağlıklı insan vücudu, patojenler ve toksik maddelerin herhangi bir iç tehdidinin üstesinden gelebilmek için mükemmel bir savunma mekanizması olan “bağışıklık sistemine” sahiptir. Aktif bir bağışıklık sistemi bakteri, virüs, mantar ve diğer tüm zararlı patojenlerden vücudun bütününü onlarla savaşarak korur. Çeşitli dokular, hücreler ve organlardan meydana gelen bağışıklık sistemi patojenlerden vücudumuzu korumak için işbirliği içerisinde birlikte çalışırlar. Şimdi bağışıklık sisteminin bu korumayı nasıl sağladığına daha yakından bakalım.



Bağışıklık Sistemi Organları


Bağışıklık sistemindeki büyük organ ve dokular birincil ve ikincil lenfoid organlar olarak sınıflandırılırlar. Birincil lenfoid organlar kemik iliği ve timusu (boyun altı bezi) kapsar. Hâlbuki ikincil lenfoid organlar lenf düğümleri ve dalağı içerir.

kemik iliğinin bağışıklık sistemine etkisi


Kemik İliği


Kemik iliği, B hücreleri de denen kan hücreleri, doğal katil hücreler, olgunlaşmamış timosit, alyuvarlar ve pıhtı hücrelerinin üretim evidir. Kan hücrelerinin bu üretim sürecine hematopoez adı verilir.

timus


Timus (Boyun Altı Bezi)


Timus, olgunlaşmamış timositlerin göç ettiği ve olgun T hücrelerine dönüştüğü yerdedir. Kalbin üzerinde konumlanmış olan bu iki loblu organ, vücudun kendisine bağışıklık aktivitesi gösteren T hücrelerinin seçilerek çıkarıldığı bir süreci meydana getirir. Böylece Timus’tan dışarı salınmış olan T hücreleri hem vücudun kendi doku ya da hücrelerine ve patojen ya da yabancı cisimciklere saldırmak için artık gerekli donanıma sahiptirler.

lenf düğümü faydaları


Lenf Düğümleri


Fasulye benzeri bu kapsül yapılar, doku boşluğuna giren antijenlere set çekme ve lenf filtreleme alanıdır. Lenf düğümleri vasıtasıyla filtrelenmiş olan antijenler, makrofajlar ve dendritik hücreler bu antijenleri ele geçirir ve sonrasında onları T ve B hücrelerine verirler. Bu da gerçek anlamda bir bağışıklık sistemi tepkisine yol açar.

dalak faydaları


Dalak


Karın boşluğunda bulunan bu oval şekilli organ, kandaki antijenlerin filtrelenmesi konusunda adeta bir uzmandır. Ayrıca dalak bağışıklık hücreleri ve antijenler arasında etkileşimin kurulduğu yerdir. Dalak, tuzağa düşmüş antijeneler, makrofajlar, dendritik hücrelere karşı antikor üreten B hücreleriyle dolu bir bölgedir. Son olarak dalak, yaşlı alyuvarların imhasına da hizmet eder ve onlar için de bir mezarlıktır.
Lenfositler, bağışıklık sisteminin en büyük hücreleridir ve çeşitlilik, özgünlük ve anı yaratımından sorumludurlar.

B hücresi nedir?


B Hücreleri


Bu hücreler kemik iliğinin olgunlaşma ve gelişiminden ve de antikor adı verilen protein sentezinden sorumludurlar. B hücreleri ‘belirli bir antijene bağlanan ve spesifik olarak tanımlanmış uzman proteinler’ olarak tanımlanmışlardır. Bu yabancı cismin bağlanımıyla istenmeyen cismin öldürülmesi için diğer hücrelere sinyal gönderilir.

T Hücresi


T Hücreleri


T hücreleri, kemik iliğinde üretilir ancak Timus’ta (Boyun altı bezi) gelişir ve olgunlaşırlar. T hücreleri esasen T Yardımcı hücreleri (Th cells) ya da sitotoksik T hücreleri (CTL)  içerisinde sınıflandırılırlar. T Yardımcı hücreleri CD4 adı verilen hücrelere sahiptir. Hâlbuki CTL’ler CD8 adlı moleküllere sahiptirler. T Yardımcı hücreleri, bir enfeksiyonu engellemek için akyuvarları aktive ederek bağışıklık sisteminin gücünü daha da yükseltirler.

Makrofaj Nedir?


Makrofajlar


Bu hücreler, yabancı cisimleri, virüsleri, bakterileri ve parazitleri yutarak onları öldürme kabiliyetine sahiptirler. Bu tür hücreler antijen sunucu hücreler olarak isimlendirilirler. Makrofajlar hem patojenleri öldürür hem de diğer hücreleri aktive ederek verilen tepkimeyi arttırırlar.

Dallantı Hücreler


Dendritik (Dallantı) Hücreler


Dendritik hücreler, profesyonel antijen sunucu hücreler olarak hizmet verirler ve antijenler üzerindeki etkileri dikkate alındığında makrofaj’dan çok daha etkilidir.  Bu hücreler antijenleri yakalar ve lenfoid organlara getirerek bir İmmün tepki verilmesini sağlarlar.

Doğal katil hücreler


Doğal Katil Hücreler


Bu katil hücreler adlarını Herpes, Sitomegalovirüs ve parazit bulaşmış hücreler gibi virüs bulaşmış ve tümörlü hücreleri öldürdükleri için alırlar.  Bu hücreler antikor-bağlı yabancı antijenleri ve patojenleri tanımlayabilirler. Böylece onları seçerek yutar ve yok ederler.

Granülositler


Granülositler


Bunlar sitoplazma ve lobüler çekirdeklerindeki granüller tarafından şekillendirilmiş akyuvar hücreleridir.  Bu hücreler yabancı maddeleri yutar ve enzim kullanarak onları imha ederler.

Bağışıklık sistemi hakkında yukarıda ifade ettiklerimiz bağışıklık sistemi nasıl çalışır? Ve Bağışıklık sisteminin bileşenleri hakkındaki bilgilerimizi pekiştirmek içindi. Şimdi bağışıklık sistemi hakkında akıllara durgunluk veren gerçekler üzerine konuşabiliriz.


Bağışıklık Sistemi Hakkında İlginç Gerçekler


Bağışıklık sistemi spesifik ve spesifik olmayan engellerle vücudumuza giren zararlıları imha eder. Spesifik olmayan engeller ‘doğuştan bağışıklık sistemi’ olarak adlandırılır ve anatomik, psikolojik ve hücresel olarak etrafı sarılmıştır. Cilt ve mukus membranları patojenlerin girişini engellemek için mekanik olarak hareket eder. Psikolojik bariyer ise vücut ısısı, pH ve enzimlerdir. Hücresel spesifik olmayan reaksiyon ise iltihabi tepkiler ve fagositozdur.


Vücudun ana savunma sistemine “adaptif (uyumlayıcı) bağışıklık sistemi” denir. Bu sistem lenf düğümleri, kan ve diğer vücut dokularında oluşur. Ancak herhangi bir tehlikeli durumda mikropların çoğunu doğuştan getirmiş olduğumuz doğal bağışıklık sistemi tarafından temizlenir.


Bağışıklık sistemi bazen ‘hiperdürtü’ denilen moda geçer ve uygunsuz şekilde bazı antijenlere tepki vermeye başlar. Bu aşırı duyarlılığı ise biz cildimizde kaşıntı, döküntü ve aksırma olarak fark ederiz.


Çevresel etkenler bağışıklık sistemimizin verdiği tepkilerde çok önemli bir rol oynar. Hava kirliliği, toksik maddeler, zirai ilaçlar ve sigara dumanı vücudumuzun savunma sistemini etkisi altına alır. Ayrıca sirkadyen ritim ve uyku-uyanıklık döngüsü de bağışıklık fonksiyonları üzerinde etkilidir.
Her mikrolitre kan yaklaşık 4500-10000 arasında alyuvara sahiptir. Yani, vücudumuzun tamamında 50 milyarın üzerinde alyuvar bulunur. Kan bağışı yaptığımızda bu hücrelerin yaklaşık olarak 5 milyonunu kaybederiz ve kalanlar ise bağışıklığımızın hala tam teşekküllü olarak bizi savunabilmesi için yeterlidir.  


Stres ise kortizol ve norepinefrin gibi stres hormonlarından dolayı lenfosit, antikor üretimi ve NK hücreleri aktivitesinde azalma gibi normal bağışıklık özelliklerinin çalışmasını olumsuz etkiler. Bağışıklık sisteminin bu şekilde bir baskıya maruz kalması vücudumuzu enfeksiyonlara karşı daha duyarlı hale getirir ve vücudumuzda gizli halde duran virüslerin tekrar canlanmasına yol açar. Bu yüzden masaj ve rahatlama teknikleri gibi stres azaltıcılar hem psikolojik stresin azalmasına hem de bağışıklık sistemimizin verimli bir şekilde çalışmasına yardımcı olurlar.  


Sağlıksız, zayıf beslenme ve şok diyet bağışıklık sisteminin zayıf düşmesine neden olur. Spor salonundayken vücudumuz aşırı şekilde demir üretir. Bu ise vücudun daha fazla kortizol ve adrenalin üretmesine yol açar. Bu hormonlar geçici olarak bağışıklık sisteminin fonksiyonlarını bozarlar. Benzer şekilde, güneş ışığıysa D Vitamini üretimine yardımcı olur. Ancak güneş ışığına fazla maruz kalmak ise aynı şekilde İmmün sistemimizi baskı altına alır.


Bağışıklık sistemi hakkında ilginç gerçeklerden bu madde aslında nedeninizi bildiğimizi sandığımız şeyleri eksik ya da yanlış bildiğimizi gösteriyor. Sivrisinek ya da böcek ısırığından sonra o bölge kızarır ve kaşınır. Bu tepki aslında böceğin tükürüğü ile vücudumuza girmiş olan yabancı cisimlere karşı bağışıklık sistemimizin harekete geçtiğini ve çalışmakta olduğunun bir göstergesidir.


‘Gülmek en iyi ilaçtır’ derler. Bu yalnızca eski bir söz değildir. Aynı zamanda gülmek, sağlıklı bir vücudun oluşmasına yardımcı olan proaktif bağışıklık sistemini teşvik eden çok önemli bir özelliktir.  

Devamını oku
©Tüm Hakları Saklıdır.2016-2018