22 May 2018

Burun Tıkanıklığına Çözüm


burun açıcı


Burun tıkanıklığına çözüm arayışı, çok farklı nedenlerden kaynaklanabildiği için, birçok kişi tarafından yılda en az birkaç kez araştırılan bir konudur. Burun tıkanıklığına çözüm, aslında düşünüldüğü kadar zorlu bir tedavi gerektirmez ancak burun spreyi kullanarak burun tıkanıklığı sıkıntısını çözmek istemeyen çok fazla insan olduğu için daha çok doğal yöntemlere başvurulmak istenmektedir.

Burun tıkanıklığı özellikle alerjisi olan kişilerde mevsim geçişlerinde hapşırıkla birlikte görülmektedir. Bunun yanı sıra grip ve soğuk algınlığı gibi nedenlerden dolayı da burunda tıkanma görülebilmektedir.  Peki, başımıza böyle bir şey geldiğinde burun tıkanıklığına doğal çözüm bulmamız mümkün mü? Ya da burun tıkanıklığına evde çözüm bulabilir miyiz?

Bu soruya evet cevabını vermek mümkündür. Burun tıkanıklığını gidermek için illaki ilaç kullanmak gerekmemektedir. Burun tıkanıklığına ilaçsız çözüm yolları da yazımızın devamında sizlere aktarılacaktır.

Bu hastalıktan sık sık muzdarip olan insanlar sürekli burun tıkanıklığı yaşadıklarından ötürü de sıkça bu konuları araştırırlar. Peki, hiç düşündünüz mü bu rahatsızlığın niçin oluştuğunu? Şimdi kısaca bu nedenlere bakalım.

Burun Tıkanıklığı Nedenleri


Birçok kişinin aklından her hasta oluşunda geçen bir sorudur burun neden tıkanır? Ya da buna benzer başka bir soru olan burun tıkanıklığı neden olur? sorusu… Peki gerçekten tıkanıklığın nedenleri nelerdir? Aşağıda en yaygın nedenleri bulabilirsiniz:

  • Burun İçinde İltihap oluşması
  • Soğuk algınlığı geçirmek
  • Nazal Polipler
  • Alerjik rinitinizin olması
  • Burunda var olan deviasyon
  • Sinüzitinizin olması
  • Geniz eti büyümesi
  • Astım ya da bronşit gibi bir alerjik hastalığınızın olması
  • Burun kanaması
  • Akut frontal sinüs
  • Domuz gribi
  • Yiyecek alerjinizin olması
  • Beşinci hastalık (Özellikle çocuklarda) gibi hastalıklar burun tıkanıklığı nedenleri arasında sayılabilirler. Görüldüğü gibi çok fazla tıkanma nedeni vardır. Tıkanmanın nedeninin bilinmesi de burun tıkanıklığını rahatlatmak için oldukça önemlidir.


Burun Tıkanıklığına Doğal Çözümler


Bilindiği gibi birçok burun açıcı sprey ya da ilaç bağımlılık yaparak bir süre o ilacı kullanmadan tıkanıklık giderilememektedir. Bundan dolayı da burun tıkanıklığına doğal çözüm yolları üretmek gerekmektedir.

Burun tıkanıklığına evde çözümler üzerine daha ayrıntılı değinerek, evimizde uygulayabileceğimiz doğal yöntemlerle bu rahatsızlığı nasıl ortadan kaldırabileceğimize bakalım.

Oda Nemlendiricisi Kullanmak: Bulunduğunuz odada kullanacağınız bir nemlendirici ya da bir su ısıtıcısı havayı nemlendirerek burun tıkanıklığınıza ve sinüzite iyi gelecektir.

Duş Almak: Hiç dikkat ettiniz mi sıcak bir duştan sonra çok daha iyi nefes aldığınıza. Sıcak suyun soluduğunuz buharı, burnunuzun içindeki mukusu inceltir ve zayıflatır. Bu da en azından bir süre daha iyi nefes almanıza yardımcı olur.

Bol Su İçmek: Burnunuz tıkandığında mutlaka bol sıvı almak gerekir. Aldığınız bol sıvı burun iltihabınızı azaltacak ve sinüslerinizdeki basıncı büyük miktarda yok edecektir.

Tuzlu Su Kullanmak: Tuzlu su kullanımı ise bir sonraki adımdır. Tuzlu su, özellikle burun deliklerinizin daha nemli olmasını sağlayacaktır. Tabi bu da burun kanallarınızda var olan iltihap ve mukusun yavaşça erimesine yardımcı olacaktır.

Burun Çaydanlığı Kullanımı (Neti Pot): Neti Pot, çaydanlığa benzeyen ancak ucu burun deliğimize girebilecek kadar ufak olan plastik bir aparattır. Burun çaydanlığı da denmektedir. Neti pot, içerisine ılık içme suyu koyulduktan sonra bir burun deliğinize sıktığınızda suyun diğer delikten çıkarak burun kanallarınızı temizlemesi prensibiyle çalışmakta ve burun tıkanıklığına en iyi çözüm seçenekleri arasında yer almaktadır.

Sıcak Kompres: Sıcak bir kompres burun kanallarınızı rahatlatır ve tıkanıklığın açılmasına yardımcı olabilir. Sıcak kompres, genellikle ılık suya daldırılmış bir havlu yardımıyla yapılır. Önce havlu iyice sıkılarak suyu akıtıldıktan sonra havlu katlanarak alın bölgesine ya da burun üzerine konulur. Sıcak, mukusun yarattığı rahatsızlığın azalmasına yardımcı olacaktır. Fakat bu yöntemi biraz sıkça yapmak gerekebilir.

Zencefil Çayı: Burun tıkanıklığını açma yöntemlerinden sonuncusu ise zencefil çayıdır. Bu çay gün içerisinde 2-3 bardağı geçmeyecek şekilde tüketildiğinde burun tıkanıklığını açan şeyler arasında yeri olan bir bitkidir.  

Tıkalı burun nasıl açılır? Sorusunu cevapladık. Lakin özellikle yazın başladığı şu günler için bir uyarı daha yapmamız gerekmektedir. Havuzlarda bulunan klorlu su, burnumuzda iltihap ve mukus oluşumlarını arıttırıcı etkiye sahiptir. Bundan dolayı eğer burnunuz tıkalıysa ya da yeni iyileştiyseniz havuzlardan uzak durmanız gerekecektir.

Burun tıkanıklığına çözümlerden söz ettiğimiz yazı umarız sizin için faydalı bir makale olur. Yorum kısmında lütfen düşüncelerinizi belirtiniz.

Devamını oku

21 May 2018

Ayçekirdeğinin Faydaları


Ayçekirdeğinin faydaları arasında en öne çıkan noktalardan ilki içerdiği yüksek mineral ile en önemli miktarda protein kaynaklarından biri olmasıdır. Sadece bu özelliğinden dolayı günümüzde sporla uğraşanlar için önemli bir besin maddesi olarak da kullanılmaktadır. Ayrıca ay çekirdeğin faydaları arasında saçlarımız ve sinir sistemimiz üzerindeki olumlu etkilere de yazının devamında yer veriyor olacağız. Eğer çekirdek çitlemenin faydaları nelerdir? diye merak ediyorsanız yazımızın kalanına bir göz atmanızı tavsiye ederiz.  

Ay çekirdeğinin faydaları



Ay çekirdeğinin faydaları ve zararları üzerine konuşacaksak öncelikle faydalarından başlayabiliriz. Ay çekirdeği, besleyici özelliğe sahip olmakla birlikte içerisinde fazlaca mineral ve vitamin bulunmaktadır. Aynı zamanda antioksidan özelliği ile de kanserli olan hücrelerle savaşma konusunda iyi bir yardımcıdır. Öte yandan günde elli ile yüz gram kadar ay çekirdeği alınması da günlük E vitamini ve selenyum gereksinimimizin büyük kısmını karşılamaktadır. Son olarak ay çekirdeğinin kalp-damar hastalıklarına karşı koruyucu bir özelliği olduğunu da belirtmek gerekiyor.

Ay çekirdeği tüketimi çoğunlukla sivilce yaptığı için otomatik olarak sınırlandırılır. Bu konuda önemli bir nokta ise diyet yapanların ayçekirdeği tüketirken bir avuç dolusunu geçmemeleri gerektiğidir. Aksi takdirde fazla tüketildiğinde aşırı oranda kalori alınması tehlikesi vardır. Tüketimi bir avuç ile sınırlandırmak en ideal yoldur. Öte yandan çekirdek tüketilen zamanlarda yediklerimizin yağının az olmasında dikkat etmemiz gerekmektedir.

Ay çekirdeğinin Diğer Faydaları


  • Sinir sistemini düzenleme özelliğine sahiptir. Sinirli olan insanlar çekirdeği düzenli şekilde tüketirlerse sinirlilik katsayıları bir miktar azalacaktır. Aynı zamanda strese dur demek için doğal bir tedavi şeklidir.
  • Ayçekirdeği ayrıca depresyona da iyi gelmektedir.
  • Unutkanlığı gidererek, beyin fonksiyonlarını ve hafızayı güçlendirir. İnsanı tok tutmasının yanında ara öğün olarak tüketilebilir.
  • Kan basıncını düzenleyerek dolaşım sistemine önemli oranda yardımcı olur. İçerisinde bolca magnezyum olduğundan dolayı bağışıklık sistemini güçlendirerek, hastalıklara karşı korunmada direnç kazandırır.
  • İnsanların rahat hissetmelerine olanak vererek duygu durumlarını düzenleme özelliğine sahiptir. Vücutta oluşan şişkinliği gidererek, ciltlerde oluşan kızarıklık sorunlarına iyi gelir. Aynı zamanda vücutta hasar görmüş ve önemli görev üstlenen hücrelerin onarılmasını da sağlar.
  • Kaslarda oluşabilecek ağrı ve zayıflamalara karşı dur diyen en etkili doğal besin özelliğine sahiptir. Kişiyi zinde tutar. Öte yandan kişilerin tırnaklarında oluşan beyazlıkların giderilmesi için günlük bir avuç tüketilmesi tavsiye olunur.
  • Saçlarda ve deride renk solmaları varsa, ayçekirdeği tüketilmesi doğru bir davranış olacaktı


Ay çekirdeğinin Saça Faydaları    


  • Ay çekirdeğinin saçlarımız üzerindeki en önemli etkisi saçlarımızın canlı ve parlak görünmesine yardımcı olmasıdır.

  • Buna ek olarak ayçiçeği ciddi miktarda E vitamini içerir. E vitamini ise saçlarımızın sağlıklı uzamasını sağlayan temel vitamindir.

  • Ay çekirdeğinin saça faydalarından sonuncusu ise içerisinde bulunan oleik asit, yani Omega 9, sayesinde saçlarımızdaki kırılmaları ciddi oranda azaltabilmektedir.



Ay çekirdeğinin Zararları


Ay çekirdeği faydaları üzerine konuştuktan sonra şimdi zararlarından da söz edebiliriz. Peki! Ay çekirdeğin zararı var mıdır? Bu soruya cevabımız maalesef evet, olacaktır. Çünkü aşırı oranda tüketilen ay çekirdeği, özellikle sivilceye müsait olan ciltlere, negatif anlamda etki ederek aşırı sivilce yapabilmektedir. Bundan dolayı cilt yapısını bozabilecek ve cildin fazla miktarda yağlanmasına sebebiyet verecektir. Ayrıca yüzde çıkan sivilceler kötü bir görüntünün oluşmasına da neden olacaktır. Bu yüzden tüketmeden önce ay çekirdeği ne kadar yenmeli? diye de düşünmemiz gerekmektedir.

Ayçekirdeği zararlarından bir diğeri ise fazla kilo alımına sebep olmasıdır. Öte yandan yüksek tansiyon hastalarının tuz oranı yüksek olan çekirdekleri tüketmeleri konusunda oldukça dikkatli olmaları da gerekmektedir. Diğer yandan çok tüketilen ay çekirdeği ağız içinde bazı problemlere neden olabileceği gibi ağız içerisinde yanmalara ya da dudak kenarlarında yaraların oluşmasına da sebep olabilmektedir.

Tüm bu saydığımız nedenlerden dolayı ay çekirdeğini az miktarlarda ve dengeli şekilde tüketmek sağlığımız için doğru olacaktır.

Devamını oku

18 May 2018

El Ayak Ağız Hastalığı Nedir?


El ayak ağız hastalığı son yıllarda çocukluk döneminde sıkça görülen ancak adı çok fazla duyulmayan bir hastalıktır. Daha çok 5 yaş altı çocukları etkileyen bu hastalık, soğuk algınlığına benzer belirtiler ile başlar. İlerleyen dönemlerinde ise kendine özgü bazı belirtiler gözlemlenir. Yüksek oranda bulaşıcı olan bu hastalığın nedenleri, belirtileri, tedavisi ve el ayak hastalığı neden olur? gibi merak edilen soruların cevaplarını kısaca ele aldık.


el ayak hastalığı belirtileri

El Ayak Hastalığı Nedir?


El ayak ağız hastalığı daha çok 2-10 yaş arası çocuklarda görülüyor. Bu yaşlarında çocukların bağışıklık sistemleri tam gelişmediği için virüslere karşı çok daha fazla hazırlıksız durumdadırlar. Hijyenlerine ya da giyimlerine dikkat etmediklerinde bu yaş aralığında daha fazla virüs kapmaya elverişlidirler. El-ayak-ağız hastalığının nedeni de virüs kaynaklıdır. Dünyanın en ölümcül salgını: İspanyol Gribi gibi olmasa da enterovirüs ailesi üyelerinden olan virüslerin neden olduğu hastalık, nadiren de olsa yetişkinlerde de görülebiliyor. Bulaşıcılığı her yaş aralığında yüksektir. Bunun için kalabalık ortamların sık sık havalandırılması ve kişilerin her zaman el hijyenine dikkat etmesi gereklidir.

Virüslerin öldürücülüğü ve kaynaklarına bakıldığında birçok kişi el ayak hastalığı nereden geldi? diye düşünmektedir. En ciddi vak'alar Güney Kore'de görülmüş olsa da hastalığın çıkış noktası tam olarak bilinmemektedir.  


El Ayak Hastalığı Belirtileri Nelerdir?


Çocukluk döneminin en sık görülen hastalıklarından biridir. Belirtiler olarak ilk önce normal bir soğuk algınlığı gibi başlar. Çocuklarda el ayak hastalığı genelde ateş yükselmesi ile başlayan hastalıkta halsizlik, iştahsızlık, kırgınlık ve boğaz ağrısı belirtileri de görülür. Bu belirtilerin yanında vücutta içi su dolu, suçiçeğine benzer kabarcıklar ortaya çıkar. Kabarcıklar döküntü şeklinde devam eder ve genelde 7-10 gün içinde iyileşir. İlk olarak grip ya da nezle gibi belirtileri olduğundan anne babaların teşhis etmesi zordur. Soğuk algınlığı nedeni ile doktora başvurulduğunda testlerle belirlenebilir.


El Ayak Hastalığı Tedavisi Nedir?


Yetişkinlerde çok nadir görülen bu hastalığın bulaşma yönü çok kuvvetlidir. Özellikle okula giden ya da okul benzeri kalabalık yerlerde gününün büyük kısmını geçiren çocukların temizliğine dikkat edilmelidir. Bunun yanında önlem olarak kapalı ve kalabalık ortamların sürekli havalandırılması gerekir. Hijyen sağlayan malzemeler ile düzenli temizlik yapılması da hastalığın tedavisi ve önlenmesi için önemli bir etkendir.

El ayak hastalığı tedavisi denilebilecek her hangi bir tedavi yöntemi yoktur. Daha çok hastalığın belirtilerini hafifletmeye yönelik yöntemler uygulanır. Ateşin düşürülmesi ya da ağrıların dindirilmesi için gerekli ise ilaç tedavisi uygulanabilir.


El Ayak Ağız Hastalığından Korunmanın Yolları


El ayak ağız hastalığı, bulaşıcı bir hastalık olduğundan kısa sürede salgın halini alabilecek bir hastalıktır. Bunun için anne ve babaların çocuklarını hastalığa karşı koruması gerekir. Hastalıktan korunmak için uygulanabilecekleri kısaca şu şekilde maddelendirebiliriz.

l Kalabalık ortamlarda çocuğunuz ya da siz mümkün olduğunca az bulunun
l Dışarıdan eve girer girmez sabun ve su ile ellerinizi güzelce yıkayın.
l Çocuğunuzun da dışarından eve gelir gelmez ellerini yıkamasını sağlayın.
l Kapalı ortamları sürekli havalandırın.
l Özellikle kalabalık ortamların hijyenine dikkat edin. Çocuğunuz ya da siz bu tür ortamlarda fazla bulunuyorsanız, sık sık ellerinizi yıkayın.
l Dışarıdan gelir gelmez üzerinizdeki kıyafetleri çıkarın.
l Mümkün olduğunca az kişi ile temasta bulunun.
Bu maddelere hem kendiniz hem de çocuğunuz dikkat ettiğinde el ayak ağız hastalığına yakalanma oranınızı belirli ölçüde düşürmüş olacaksınız.


El Ayak Hastalığı Tekrarlar Mı?


Normalde bir virüs vücudumuza girdikten sonra bir daha o hastalığa yakalandığımızda bağışlık sistemimiz aynı hastalıkla savaşacaktır. Ancak el ayak hastalığı virüs kaynaklı bir hastalık olduğundan dolayı, virüsün dönüşüm geçirmesi durumunda aynı ya da benzer bir hastalığa yakalanılmayacağının herhangi bir garantisi yoktur.  


Devamını oku

16 May 2018

Hibiskus Çayı Nasıl Yapılır ve Faydaları Nelerdir?

hibuskus çayı,
Hibiskus Çayının Faydaları 



Hibiskus çayı nasıl yapılır? Sorusunu yanıtlamadan önce hibiskus çayı ile ilgili bazı bilgilerden söz edelim. Tam bir C vitamini deposu olan hibiskus çayı özellikle Amerika, Kanada, Brezilya ve Jamaika gibi ülkeler başta olmak üzere dünyanın neredeyse her bölgesinde yaygın bir şekilde tüketilmektedir. İçeriğinde kafein bulundurmayan ve tansiyon düşürücü özelliğe sahip hibiskus çayı isteğe göre soğuk ya da sıcak olarak içilebilmektedir. Sağlığımız için gerekli olan çoğu vitaminleri içeren hibiskus bitkisinin yapraklarıyla yapılan bu şifalı çayın kolesterol, kan düşüklüğü, kilo problemleri, kalp ve damar rahatsızlıklarına iyi geldiği bilinmektedir. Hibiskus çayının faydaları bölümünde, bu soruya daha detaylı yanıtlar vereceğiz.

Hibiskus Çayı Yapılışı


Hibiskus çayını yapmak için 1 bardak su ve 1,5 çay kaşığı kuru hibiskus yaprağına ihtiyacınız vardır. Bardak sayısına göre su ve hibiskus yaprağı miktarını belirttiğimiz oranlara göre arttırabilirsiniz. Suyu kaynattıktan sonra hibiskus yapraklarını içerisine ekleyin ve 15 dakika boyunca demlenmesi için bekletin. Dilerseniz çayınızı lezzetlendirmek adına içerisine bir miktar, tarçın, zencefil, bal ya da limon suyu ilave edebilirsiniz. Hibiskus çayından ihtiyacınız olandan daha fazla miktarda yaptıysanız artan çayı buzdolabında en fazla 2 gün süreyle muhafaza edebilirsiniz.

 

Hibiskus Çayının Faydaları


  • Hibiskus çayı yüksek kan basıncı ve tansiyonu düşürmede kullanılan en etkili ürünlerden birisidir.
  • Vücutta biriken fazla yağların yakılmasına yardımcı çaylardan olduğu için özellikle kilo problemi yaşayan kişilerin tüketmesi önerilmektedir.
  • Mide kanseri başta olmak üzere birçok kanser türüne karşı vücudun savunma mekanizmasını güçlendirir.
  • Kalp yetmezliği, damar tıkanıklığı gibi çeşitli kalp ve damar rahatsızlıklarının önlenmesine yardımcı olur.
  • Hibiskus çayında bulunan faydalı mineraller yükselen kötü kolesterolü ve kan şekerini düşürmektedir.


Hibiskus Çayını Kimler İçmemeli?                                                     


Hibiskus çayının birçok sağlık problemine karşı ilaç niteliğinde bir özelliği bulunuyor olsa da bazı durumlarda tüketimi zararlı sonuçlar meydana getirebilmektedir.

Özellikle hamile bayanlarda düşüğe yol açabileceği için bu dönemlerde içilmesi kesinlikle sakıncalıdır. Bunun yanında bebek emziren bayanların da hibiskus çayı içmesi tavsiye edilmez.

Hibiskus çayının sürekli olarak kullanılan tansiyon ya da kolesterol ilacı gibi bazı ilaçlarla birlikte de kullanımı bazı yan etkilere neden olabileceği için bu çayı tüketmeden önce doktorunuza başvurmanız daha sağlıklı bir karar olacaktır.


Devamını oku

10 May 2018

Doğru Nefes Almanın Faydaları Nelerdir?


meditasyon
Doğru Nefesin Faydaları


Nefesimizi Doğru Alabiliyor Muyuz?


Doğuştan doğru nefes alma teknikleri hakkında bilgi sahibi kişiler büyüme ile birlikte farklı faktörlerin etkisiyle (beslenme alışkanlıkları, sağlık sorunları vs.) nefes alma sürecini yanlış şekilde gerçekleştirir. Yanlış solunum ile olması gerekenden daha az oksijen alınır. Bu da kişiler de hem fiziksel hem de psikolojik olarak bazı problemlerin ortaya çıkmasına neden olur.

Doğru Nefes Almanın Faydaları Nelerdir?


1) Doğru şekilde nefes almak parasempatik sinir sistemimizi etkilediği için rahatlama sağlar. Böylece günlük hayatımızda sıkça karşılaştığımız panik, endişe ve stresin azalmasına yardımcı olur.

2) Doğru alınan nefes ile elde edilen daha fazla oksijen beynin oksijen ihtiyacını karşılayarak ve beyin atıklarını uzaklaştırarak açık bir zihinle düşünmeyi, sağlıklı karar alabilmeyi ve odaklanmanın kolaylaştırılmasını sağlar.

3) Şamanik ya da Pranayama öğretileri gösteriyor ki doğru nefes almak morali yükseltir ve ruhsal tazelik sağlar.

4) Doğru nefes ile solunan yeterli oksijen, hücrelere canlılık fonksiyonlarını devam ettirmesini sağlarken kanserli hücrelerin yaşaması için de uygun olmayan bir ortamın oluşmasını sağlar. Böylelikle kanser hücrelerinin çoğalmasının önüne geçilmiş olunur. Aynı zamanda doğru nefes almak, kan akımını da hızlandırması nedeniyle hücrelerimizi besleyerek fonksiyonlarını korumalarına yardımcı olur.

5) Doğru şekilde alınan nefes sindirme, özümseme, emilme gibi anabolizma ve katabolizma işlevlerinin daha etkili şekilde yapılmasını sağlar.

6) Doğru nefes ile alınan yeterli oksijen kalbimizde bulunan kalp kaslarımıza oksijen sağlaması nedeniyle kalp atışlarımızın ve tansiyonumuzun düzenlenmesinde fayda sağlar.

7) Çeşitli hormonlar salgılayan epifiz bezi oksijen tarafından uyarılabilir. Böylece doğru nefes ile alacağımız yeterli oksijen uykumuzu da düzenleyen epifiz bezini etkileyerek daha sağlıklı bir uyku elde etmemizi sağlar.

8) Yetersiz nefes alımı nedeniyle kişide oluşabilecek mide bulantısı ve baş ağrısı gibi rahatsızlıkların önüne de doğru nefes alarak geçilebilir.

Devamını oku

9 May 2018

Tüp Bebek Tedavisi

IVF


Tüp bebek son yıllarda çok sıkça karşımıza çıkan bir terim olarak dikkat çekmektedir. Tedavi süreçleri üzerine bilgi vermeden önce Tüp bebek nedir? Sorusunu yanıtlamak daha yerinde olacaktır. Tüp bebek dendiğinde aslında akla aynı zamanda IVF (in vitro fertilizasyon) terimi gelmelidir. Çünkü bu terim tüp bebek tedavisi üzerinde son derece önemlidir. Tüp bebek, IVF tedavisi olarak bilinen bilimsel süreçte, kadın bedeni dışında embriyo oluşumunun sağlanması (laboratuvar ortamında) ve daha sonra tekrar anne adayının bedenine geri verilmesi işlemine verilen isimdir.

Tüp bebek süreci tamamıyla laboratuvarda gerçekleşirken, bu süreçte baba tarafından döllenmiş olan anne yumurtalığındaki yumurtalar anneden alınmaktadır. Döllenmiş bu yumurtalar test tüplerine 2-4 kez bölünürler ve 2 ile 6 gün arasında kültüre edilirler. Yumurtalar normal bir şekilde geliştikleri zaman, başarılı bir gebelik için, tekrar anne rahmine yerleştirilirler.  

İlk Tüp Bebek Testi


Tüp bebek yöntemi, bilim insanı Robert Edwards ve jinekolog Patrick Steptoe tarafından dünyada ilk defa 1978 yılında geliştirilmiştir. Robert G. Edwards 2010 yılında bu çalışmasıyla Nobel Tıp Ödülünü kazanmıştır.

Tüp Bebek Aşamaları Nelerdir?


Tüp bebek süreci ya da IVF süreci hakkında daha detaylı bilgi sahibi olmak için bu aşamalara adım adım bakalım. Bu süreç 4 adımdan oluşmaktadır. IVF tedavisiyle bebek sahibi olmayı düşünenler, bu adımlar hakkında detaylı bilgi sahibi olmaları tedavi öncesinde çok önemlidir.

Adım 1 – Yumurta Stimülasyonu   

  • Anne adayına öncelikle yumurta üretimini teşvik edecek olan ilaçlar verilir.
  • Yumurta sayısının arttırılması tedavinin başarı oranı için gerekli bir unsurdur. Bunun nedeni doktorların tek yumurta yerine daha fazla yumurtanın hamilelik için daha uygun olduğunu düşünmesinden kaynaklanmaktadır.
  • Yumurta stimülasyonu kan örnekleri, hormon seviyesinin tespiti ve transvajinal ultrasonla yumurtalığın muayenesi eşliğinde yapılır.


Adım 2 – Yumurta Kazanımı

  • Ultrason görüntüleme sayesinde ve iğne yardımıyla folikül yumurta korunduktan sonra, küçük bir cerrahi işlem ile kurtarılır.
  • Bütün bu sürecin tamamlanması yarım saat kadar sürer. Foliküler sıvı bir embriyoloji uzmanı tarafından diğer yumurtaların arasına koyularak takip edilir.
  • Tüm bu yumurta sürecinden sonra yumurtalar, döllenene kadar bir inkübatörde muhafaza edilir.


Adım 3 – Embriyo Ve Döllenme Kültürü

  • Yumurtalar, erkekten alınan sperm ile karıştırılır ve laboratuvarda muhafaza edilir.
  • Eğer döllenme ihtimali düşükse, ICSI (Mikroenjeksiyon) düşünülebilir.
  • Tek spermin fertilizasyonu için, sperm yumurta içine verilebilir.
  • Döllenmiş yumurtalar, bir embriyo uzmanı tarafından doğrulandıktan sonra embriyo olarak adlandırılabilir.


Adım 4 – Yumurtanın Transferi ve Embriyo Kalitesi

  • Embriyo transferi tüm tedavi içindeki en hızlı süreçtir.
  • Embriyo, yaşına ve kalitesine göre değerlendirilir.
  • Doktor hastanın yaşından başlayarak önceki tedaviyle ilgili (şayet varsa) her şeyi sorar, ancak yine de son karar bu noktada hastaya aittir.
  • Normal bir durumda doktor, blastokistli embriyoyu transfer etmeyi önerecektir. Yüksek kalitede yapılmış bir embriyo transferi, bebeğin ikiz ya da üçüz olma ihtimalini azaltır.
  • Transfer sırasında doktor, daha önceden belirlenmiş olan embriyoları anne rahmine soktuğu bir katater yardımıyla rahme doğru iter.
  • Bu yöntem ultrason altında gerçekleştirilir. Bu işlemden sonra hastaya 5-6 saat kadar istirahat etmesi önerilir.


Bu işlemlerden sonra, gebeliğin oluşup oluşmadığını öğrenmek hamilelik testi yapılır. Bu anlattığımız işlemler tüp bebek nasıl yapılır? gibi soruları da fazlasıyla yanıtlamaktadır. Ayrıca unutmamak gerekir ki tüp bebek tedavisi aşılama tedavisinden farklıdır.

Tüp Bebek Tedavisi Başarılı Mıdır?


Aslına bakılacak olunursa tüp bebek tedavisi hakkındaki birçok şeyden sonra yine de sadece “başarılı” ya da “başarısız” gibi iki kapalı uçlu cevap maalesef verilememektedir.
Tüp bebek tedavisi birçok unsurun bir araya gelmesi sayesinde başarı oranı yükselen veya düşen bir süreci ifade eder. Bununla ilgili İngiltere’de yapılmış çalışmalar doğrultusunda aşağıdaki rakamları vermek mümkündür:

Tüp Bebekte Başarı Oranları;

  • 35 yaşının altındaki kadınlar %32,2
  • 35-37 yaş aralığındaki kadınlarda %27,7
  • 38-39 yaş aralığındaki kadınlarda %20,8
  • 40-42 yaş aralığındaki kadınlarda %13,6
  • 43-44 yaş aralığındaki kadınlarda %5
  • 44 yaş ve üzerinde ise %1,9’dur.


Tabi unutmamak gerekir ki teknolojiyle birlikte her geçen yıl bu oranlar yükselmektedir. Yukarıdaki oranlar 2010 yılında İngiltere Ulusal Sağlık Servisi’nin elindeki verilere dayanmaktadır.

Tüp Bebekte Başarıyı Etkileyen Diğer Faktörler

  1. Hamile kalmak için denen zaman diliminin uzunluğu
  2. Kısırlığın nedeni
  3. Daha önce hamile kalınıp kalınmadığı ya da canlı doğum olup olmadığı
  4. Aynı yöntemlerin önceden kullanılıp kullanılmadığı


Tüp Bebek İlaçlarının Yan Etkileri

  • IVF ilaçlarının bazı anne adaylarına yan etkileri görülebilmektedir. Bunlar:
  • Bulantı ve kusma
  • Nefes almada zorlanma
  • Asabiyet
  • Ani sıcak/ateş basması
  • Yumurtalık genişlemesi
  • Uyumada zorluk yaşama
  • Karın ağrısı

Tüp Bebek Tedavisi Ne Zaman Gereklidir?


# Problem Spermdeyse: Bazı durumlarda erkeğin spermi yeterli kalitede olmayabilir ve bu tür durumlarda da mikroenjeksiyonlu IVF işlemi gerekebilir.

# Sorun Ovulasyonsa: Eğer kadın yumurtalığı uygun şekilde çalışmıyorsa, sağlıklı yumurtalar için tüp bebek tedavisi gerekebilir.

# Sorun Yumurta Kanalındaysa: Rahim boyunca yumurtalar yumurtalık kanalında seyahat ederler. Bazı durumlarda yumurta kanalı herhangi bir hastalıktan dolayı bloke olabilir. Bundan dolayı da IVF tedavisi gerekebilir.

# Serviks Problemleri: Eğer serviks anormal şekilde yanıt verirse, cinsel birleşme bu durumdan etkilenir. Bu tarz durumlarda kadının hamile kalabilmesi için IVF tedavisine ihtiyacı olabilir.

# Genetik Test: Çiftlerden biri bebeğe bulaşma ihtimali olan bir hastalığa sahipse, bu tip durumlarda da IVF kullanılabilmektedir.

# Eşlerden Birinin Ölümü: Eğer eşlerden biri hayatta değilse, daha öncede alınmış olan sperm ya da yumurta laboratuvar ortamında saklanması şeklinde çiftlere yardımcı olunabilir.

# Eşcinsel Evlilikler: IVF yöntemi eşcinsel evliliklerde de kullanılabilmektedir. Hem lezbiyen hem gay çiftler için, karşı cinsten üçüncü bir kişinin sperminin alınmasıyla bu mümkün olmaktadır.

# Evli Olmayan Kişiler: Bazı insanlar evli olmamalarına rağmen bir bebek sahibi olmak isteyebilirler. Bu tür bekâr olup bebek isteyenler için, sperm ya da yumurta bağışıyla, tüp bebek tedavisi uygulanabilir.

Devamını oku

7 May 2018

Anti TPO Nedir?


Guatr
Anti tpo, tiroid hastalığıyla ilgili bir terimdir. Ancak bu terimi tam olarak anlayabilmemiz için öncelikle tiroid nedir? buna bakmamız daha doğru olacaktır. Tiroid’in ne olduğunu anladığımızda zaten otomatik olarak anti tpo nedir? sorusuna verilecek yanıt kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

Tiroid bezi, yani tiroid, boğazımızda, adem elmasının alt bölümünde bulunmaktadır. Bu bezin görevi en kısa tanımıyla, tiroid hormonu üretmektir. Bu hormonun görevi ise, metabolizmamızı düzenlemek ve örneğin üretilen enerjinin ne hızda tüketileceğini belirlemektir. Tiroit hormonu, vücut dokularımızın büyümesi ve olgunlaşması, vitamin ve diğer hormonların vücudumuz tarafından kullanımı, vücut ısımız ve bedenimizdeki tüm enerjinin düzenlenmesi için çok önemlidir.

Tiroid bezi hastalıkları, hem aşırı tiroid çalışması ya da hipertiroidi hem de çok az çalışması anlamına gelen hipotiroidizmi, tiroid nodülü ve guatra neden olabilir. Ayrıca eklemek gerekir ki tiroit hastalıkları erkeklere göre daha çok kadınlarda görülen bir hastalıktır.

Tiroit Hormonunun Üretimi


Hormon sentezinin üretim süreci beynimizin hipotalamus adı verilen bir bölümünde başlar. Hipotalamus, TRH adı verilen tirotropin salgılar. Bu sentez, yani TRH beyinde ve hipofiz bezi sapında konumlanmış olan venöz sinir örgüsü boyunca seyahat eder. Buna karşılık olarak ise, hipofiz bezi kanımıza TSH adı verilen, tiroid uyarıcı hormon, hormonu salgılar. TSH tiroid bezlerine giderek T3 ve T4 adı verilen her iki hormonu tiroid üretimi için uyarır. Tiroid bezi, T4 ve T3 hormonlarını üretilebilmesi içinse yeterli miktarda besinsel iyota ihtiyaç duyar. Tiroit hormonu üretimi kısaca bu şekildedir.

Haşimato Nedir?


Haşimato hastalığı ya da hashimato tiroiditi otoimmün bir rahatsızlıktır. Yani bilinmeyen bir nedenden dolayı haşimato tipi tiroid bezlerinde iltihabın oluşmasıdır. Bu iltihaptan dolayı ise tiroid bezi yetmezliği görülmektedir. Tiroid bezi yetmezliğine ise hipotiroidi adı verilmektedir.   

Haşimato’nun bir bağışıklık ya da otoimmün sistem hastalığı olduğunu belirtmiştik. Otoimmün tanımını biraz açacak olursak şöyle demek mümkündür:  Bilinmeyen bir sebepten dolayı bedenimizin kendi dokularını düşman olarak algılaması ve bu dokularla vücudumuz içinde bir mücadeleye girerek onları yok etmeye çalışmasıdır. Yani aslında tiroid bezlerimiz kendi kendilerini yok etme savaşına girişirler. İşte vücudumuz tiroid bezimizi yok etmeye çalışırken Anti TPO ve Anti TG üretir. Bu antikorlar tiroid bezimiz üzerinde son derece yıkıcı etkilere sahip antikorlardır.

Anti TPO, tiroid bezimize nüfuz ettikten sonra onun iltihaplanmasına neden olur. Bu iltihap zamanla daha kötü hale gelir. Tiroid bezimiz bu durumdan iyice hasar gördükten sonra boyutu küçülmeye başlar. Bu noktada da tiroid bezlerimiz artık tiroid hormonu üretemediklerinden dolayı tiroid yetmezliği durumu oluşur. 

Kısacası şöyle demek mümkündür: Haşimato’nun ilk aşamalarında tiroid bezi iltihaptan ötürü büyür ve şişer. Bu durum guatr hastalığını oluşturur.

Guatr Belirtileri Nelerdir?


  • Makyaj yaparken ya da tıraş olurken gözle görülür şekilde boğaz bölgesinde şişlik
  • Boğazda daralma veya sıkışma hissi
  • Ses kısılması ya da sesin boğuk çıkması
  • Öksürük
  • Yutkunmada ve nefes alıp vermede zorlanma


Guatr Nedenleri


  • İyotlu beslenme yönünden eksiklik
  • Kadın olmak
  • 40 yaşının üzerinde olmak
  • Ailede kalıtımsal olarak guatr ya da haşimato hikâyesinin olması
  • Hamilelik ve menopoz dönemleri
  • Bazı kalp ve psikiyatri ilaçlarının kullanımları
  • Boyun ve göğüs bölgesinin aşırı şekilde radyasyona maruz kalması  


Haşimato Diyeti


Haşimato hastaları özellikle beslenmelerine çok dikkat etmelidirler. Bundan dolayı da ilk görevleri ilaçlarını düzenli kullanmaları olacaktır. Özellikle alınması gereken 3 besin bulunmaktadır. Bunlar:

  • İyot
  • Selenyum
  • Çinko

Bu besinlerle optimize edilmiş bir diyet, haşimato hastasının yaşam kalitesi için son derece hayati bir beslenmedir. Bu besin ve minerallerin günlük gereksinimleri en iyi dengeli beslenme yoluyla giderilebilir. Eğer bu mümkün değilse besin takviyesi alınmalıdır.

İyot

İyot minerali, Batı beslenmesinde yaygındır. Çünkü tuz ve ekmek gibi gıdalar vardır. Bundan dolayı gelişmiş ülke toplumlarında iyot eksikliği olağandışı bir durumdur.

Ancak hala birçok ülkede bilinçli iyot tüketimi çok önemlidir. İyot azlığı bazı insanlarda guatra neden olabilirken; iyot fazlalığı ise hipotiroidizme neden olabilir. Çünkü iyot tiroit hormonunun üretimi için hayati bir mineraldir. Bu nedenle haşimatosu olanlar iyot açısından zengin gıdalarla beslenmelidirler. Bunlar:

  • Deniz mahsulleri
  • Sofra tuzu
  • Yumurta
  • Patates
  • İnek sütü

Selenyum

Haşimato hastalığının tedavisi için selenyum kullanımının sağlam bir bilimsel kanıtı yoktur. Ancak selenyum takviyesi alan hastalarda tiroide saldıran antikorların sayısının azaldığını görülmektedir.
Selenyum Bakımından Zengin Gıdalar:

  • Yumurta
  • Yerfıstığı ve soya gibi bakliyatlar
  • Brezilya fındığı
  • Ton balığı ve sardalya
  • Sığır eti
  • Tavuk

Çinko

Çinko, tiroid hormonu üretiminde kullanılan temel elementtir. Guatrı olan hastaların çinko takviyesi almaları tiroid hormonunun seviyesini yükselttiğini göstermiştir.

İyot gibi çinko eksikliği de özellikle gelişmiş ülkelerde olağandışı bir durum olarak karşılanmaktadır. Eğer beslenmenize çinko ilave etmek istiyorsanız aşağıdaki besinler bunun için mükemmeldir:

  • İstiridye ve kabuklu deniz mahsulleri
  • Sığır eti
  • Tavuk
  • Mercimek ve fasulye gibi bakliyatlar
  • İnek sütü

Tüm bu söz ettiklerimizin ardından anti tpo üzerine daha çok şey söylemek mümkündür. Ancak konunun daha fazla dağılmaması için burada konumuzu noktalamak daha doğru olacaktır.  


Devamını oku

4 May 2018

Geniz Akıntısı Neden Olur?


geniz akıntısı tedavisi
Geniz akıntısı, boğazın arkasından, sinüs boşluğundan aşağı akan aşırı mukus salgısından dolayı meydana gelen bir problemdir. Geniz akıntısının oluşmasında diğer komplikasyonlar kadar bu hastalığın oluşmasına neden olan çok sayıda neden vardır. Özellikle geniz akıntısının sürekli olması zamanla boğaz ağrısına ve iltihabın akciğerlere kadar inmesine neden olarak ciddi sıkıntılara da neden olabilmektedir.


Geniz Akıntısı Belirtileri Nelerdir?


  • Geniz akıntısı süresince, aşağıdaki problemler yaygın olarak görülürler:
  • Boğazda aşırı mukus birikimi
  • İltihaplı mukusun neden olduğu boğaz ağrısı
  • Boğazlarda oluşan tahriş ya da kızarıklık
  • Aşırı mukus veya balgamdan kurtulmak için sürekli sümkürme isteği
  • Boğazları temizlemek için sürekli istek oluşumu
  • Öksürükle birlikte balgam gelmesi
  • Boğazın aşırı balgamla dolmasından dolayı nefes kalitesinin düşmesi

Geniz Akıntısı Neden Olur?


Normal durumda mukus oluştuğunda, boğazdan aşağı akar ve mide bunu farketmeden bu süreç tamamlanır. Bir saç telini andıran ve mukus zarında bulunan “cilia” denilen hücreler bu süreci normalde rahatça yürütürler. Mukus ise, nefes alırken bizleri partiküllere karşı korur ve burun membranın kayganlaşmasına yardım eder.  

Bazı durumlarda ise, mukus üretimi artar ve akış kontrol dışına çıktığı için cilia mukus ile kaplanabilir. Mukus önce birikmeye başlarken yavaş yavaş yapışkan ve kalın hale gelir. Bu durumun oluşmasıyla burun kanalları tıkanmaya başlar. Mukus, burundan dışarı çıkamadığı içinse boğazdan aşağı akacaktır. Bu durum ise geniz akıntısını oluşturur.

Birçok faktör de geniz akıntısı oluşmasına neden olabilir. Bunlardan bazılarını aşağıdaki gibi listeleyebiliriz:

Soğuk Algınlığı Ve Grip

Sık bir şekilde grip ve soğuk algınlığına yakalanmak, sinüs enfeksiyonları ve geniz akıntısı oluşmasına neden olur.

Alerjiler

Hava kirliliği ve toza karşı alerjisi olan insanlar geniz akıntısına daha fazla eğilimlidirler. Alerjinin tipine bağlı olarak geniz akıntısının da şiddet seviyesi tanımlanabilir.

Sinüzit

Burun kanallarının şişmesi veya sinüsler de geniz akıntısına neden olabilirler. Toz, kirli hava, sis gibi kirli partiküller de sıklıkla burun kanalının şişmesine ve geniz akıntısına sebep olabilirler.

Burun Tıkanıklığı

Burnun iç dokusundaki iltihap oluşumu burun kanalında tıkanmaya neden olur. Burun polipleri ise geniz akıntısı oluşumuna neden olabilen bir burun tıkanıklığı türüdür.  

Geniz Akıntısı İlaçsız Nasıl Önlenir?


Geniz akıntısı tedavisi, doktor tarafından yazılmış olan bir antibiyotik yardımıyla kolaylıkla yapılabilir. Bunun dışında evde yapılabilecek bazı uygulamalarla da geniz akıntısının olumsuz etkilerini azaltmak mümkündür.

Genzimizi Durulamak

Genzimizi durulamak, hem en basit hem de geniz akıntısı için en etkili tedavilerden biridir. Özellikle geniz akıntınız hava kirliliği ya da alerjik nedenlerden kaynaklanıyorsa daha da etkilidir. Bunun için eczanelerde satılan bir Neti Pottan yardım alabilirsiniz. Bir miktar tuz eklediğiniz Neti Potu burnumuzun bir deliğine sıkarak tuzlu suyu veririz. Su diğer burun deliğimizden çıkacaktır. Bu sayede iltihap ve alerjenler genzimizden temizlenmiş olacaklardır.

Bol Su İçmek

Bol miktarda su içmek rahatsız edici mukusu incelterek dışarı atılımını kolaylaştırmaktadır. Eğer yeterince su alınmazsa, balgam çok daha dirençli olarak kalacaktır. Ayrıca su içmenin yanı sıra, sıcak çorba ya da bitki çaylarını da deneyebilirsiniz. Kafeinden ise uzak durmak gerekmektedir. Çünkü kafein vücuttan suyun daha hızlı atılmasına neden olur.

Yüksek Yastıkta Yatmak

Geniz akıntısının farkında olmayan çok sayıda insanda gastroözofageal reflü vardır. Bunun anlamı, yattığımızda mideden gelen asidin yemek borusuna kadar kaçmasıdır. Bu köpüklü asit, göğüs yanmasına neden olur. Bazı durumlarda ise gırtlak ve boğazda iltihap oluşmasına da neden olabilir. Fakat uyurken başımız bedenimizden biraz daha yüksek seviyede olursa, mide asidi boğazımıza ulaşamayacağı için iltihaba da neden olamayacaktır.   

Devamını oku

11 Nis 2018

Krill Yağı Nedir?


Krill yağı rengi

Krill Oil ya da krill yağı olarak bilinen yağ asidi, balık yağına alternatif olarak son yıllarda popülerleşmiş bir besin takviyesidir. Krill, diğer deniz canlıları, penguenler ve balinalar tarafından sıkça tüketilen küçük bir karides türüdür. Kriller, genellikle Antarktika gibi çok soğuk sularda koloni halinde yaşayan canlılardır. Balık yağında olduğu gibi kill yağında da DHA ve EPA olarak adlandırılan ve insan vücudu için çok önemli bir takviye olan omega 3 yağ asitleri bulunur. Bundan dolayı eğer yeterince deniz mahsulü tüketmediğinizi düşünüyorsanız, birçok ilaç firması tarafından üretilen krill yağını da besin takviyesi olarak kullanabilirsiniz.

Krill Yağının Balık Yağından Farkı Nedir?


Krill yağı da balık yağı gibi omega 3 yağ asidi içerir. Yani içerik olarak aynıdır. Ancak krill canlıları dünyanın en temiz bölgesi olan Antarktika’da ki soğuk sularda yaşadıkları için ağır metal içermeyen canlılardır. Buna ek olarak krill canlıları bir yosun türü olan algler ile beslenirler.

Krill Yağının Faydaları Nelerdir?


# Krill Yağı Muhteşem Bir Omega 3 Kaynağıdır


Yukarıda da söz ettiğimiz gibi krill yağı da balık yağı gibi EPA ve DHA olarak bilinen yağ asitlerini içermektedir. Ancak bazı kanıtlar krill yağında bulunan yağ asitlerinin balık yağına göre vücudumuzda daha kolay emilim sağladığını göstermektedir. Çünkü balık yağında bulunan omega 3 yağ asitleri trigliserid formda depolanmaktadır.

Öte yandan krill yağı içerisindeki omega 3 yağ asitleri, kan hücreleri tarafından daha kolay emilebilen fosfolipid denilen molekül formunda bulunmaktadırlar.   

# Vücudun İnflamasyon İle Savaşımına Yardım Eder


Krill yağında bulunan Omega 3 yağ asitleri de balık yağlarındaki yağ asitleri gibi vücutta anti-inflamatuar etki göstermektedir. Krill yağında bulunan omega 3 yağ asitlerinin emilimi vücut için daha kolay olduğu için, krill yağı iltihabın sökülmesinde çok daha etkilidir.

Buna ek olarak krill yağında, çok güçlü bir antioksidan olan astaksantin bulunmaktadır. Bu alanda yapılan bazı çalışmalarda özellikle İnflamasyon üzerinde krill yağının spesifik etkileri ortaya çıkmıştır. Yapılan bir çalışmada krill yağının insan bağırsağında görülen zararlı bakteriler üzerinde bu moleküllerin neden olduğu inflamasyonu azalttığı görülmüştür.  

# Artirit Ve Eklem Ağrılarını Azaltabilir


Krill yağı, inflamasyonun neden olduğu artirit belirtilerini ve eklem ağrılarının giderilmesine destek olur. Romatoid veya osteoartirit hastalarında fonksiyonel bozulma ve ağrılar oluşur. Özellikle eklem bölgelerinde oluşan sertliği azaltan krill yağı iltihaplanmayı da kayda değer ölçüde azaltabilmektedir.

# Kalp Sağlığını Korur ve Kolesterolü Düşürür


Omega 3 yağ asitleri, özellikle kalp sağlığı için çok önemli olan EPA ve DHA’ya sahiptirler. Yapılan bir çok araştırma da balık yağlarının kanda ki yağ oranlarını düşürdüğünü göstermektedir. Buna ek olarak krill yağı özellikle kandaki trigliserid seviyelerinin düşürülmesi konusunda önemli bir gıda takviyesidir.

Bununla ilgili bir çalışmada saflaştırılmış omega 3 ile krill yağı kolesterol ve trigliserid sevilerine etkileri bakımından incelenmiştir. Buna göre sadece krill yağı HDL yani iyi kolesterolü daha da yükseltmiştir. Ayrıca çok daha düşük dozda alınmasına rağmen, inflamasyonu azaltmada daha etkilidir. Öte yandan saf omega 3 ise trigliserid seviyesini düşürmede daha etkilidir.

# Adet Öncesi Ağrıların (PMS) Azaltılmasına Destek Olur


Bu alanda yapılmış araştırmalar, adet ağrıları ve adet öncesi ağrıların azaltılmasında omega 3 kullanımının etkin rol oynadığını göstermektedir. Krill yağında olduğu gibi özellikle omega 3 yağ asitlerinin bazı türlerinde bu etki daha yükselmektedir.

PMS teşhisi konmuş 25 kadın hasta arasında krill ve balık yağı etkilerinin karşılaştırıldığı bir araştırmada her iki yağı da kullanan hastaların regl dönemi ağrısında ciddi azalma görülürken, sadece krill yağı kullanan kadınların ağrılarında daha belirgin bir azalma olduğu görülmüştür.

Devamını oku

3 Nis 2018

Kan Beyin Bariyeri Nedir?

endotel yapı
Kan beyin bariyeri nedir?
Kan beyin bariyeri, beyin ve beynin iç kısmında yer alan sıvının kandaki olası zararlı maddelere karşı korunmasını sağlayan damar yapısı şeklinde tanımlanmaktadır. Bu bariyerin yüksek geçirgen bir yapısı bulunmaktadır. Merkezi sinir sistemi ile kan arasındaki hücre dışı sıvıyı birbirinden ayırmaktadır. Kan beyin bariyeri oluşumunda endotel hücreler görev yapmakta, bu hücreler sıkı bağlar ile birbirine bağlanmaktadır. Geçmiş yıllarda yapılan bilimsel araştırmalarda kan beyin bariyerini glial yapıların oluşturduğu düşünülürken daha sonra yapılan elektron mikroskopik çalışmalar bariyerin endotelden oluştuğunu ortaya koymuştur.

Kan beyin bariyeri nöronların işlevlerini düzgün yerine getirebilmesi amacıyla uygun ortamı oluşturmaktadır. Aynı zamanda toksik maddeleri uzak tutmakta ve glutamat, norepnefrin gibi dolaşımda bulunan nörotransmitterlerin merkezi sinir sistemine ulaşmasına engel olmaktadır. Beyin için lazım olan metabolitler bu bariyer üzerinden seçici olarak taşınmaktadır.

Kan Beyin Bariyerini Geçen Maddeler Nelerdir?

Kan beyin bariyerini geçen maddeler nelerdir sorusunun yanıtına bakıldığında bazı gazlar, su ve yağda çözülebilen moleküllerin pasif difüzyon ile birlikte bariyerden geçmesine izin verilmektedir. Bunun yanı sıra aktif taşıma ile glikoz ve amino asitler de taşınmaktadır. Bu maddelerin geçişi mümkünken kan beyin bariyeri birçok potansiyel nörotoksin madde ile mikroorganizmanın geçişine izin vermemektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalara göre kan beyin bariyerinden geçebilen yeni bir aspirin formu elde edilmiştir. İki farklı bileşenden oluşan bu aspirin ve bariyerden geçişi ile ilgili çalışmalar halen sürmektedir.

Kan Beyin Bariyeri Ve Görevleri

Kan beyin bariyerinin etrafı sıkı bağlantılar ile kaplıdır ve bu bağlantılar normal kan dolaşımında görülmemektedir. Aynı zamanda bariyerin üst kısmı bol miktarda kılcal damar ile kaplıdır. Bariyeri meydana getiren endotel hücreler buradaki difüzyonu önlemek için ellerinden ne geliyorsa yapmaktadır. Buna ek olarak yapıca çok büyük olan moleküllerin beyin omurilik sıvısına geçmesini de engellemektedir. Buradan geçişine izin verilenler sadece hormonlar, oksijen, karbondioksit gibi hidrofobik maddelerdir. Metabolik ürünlerin geçişi ise proteinlerin yardımıyla aktif taşıma sonrasında olmaktadır.

Kan beyin bariyerlerinin düzgün çalışması için astrositler önem taşımaktadır. Beyni kapsayan bu yapı beynin küçük bir kısmında bulunmamaktadır. Bunun nedeni ise kanda zehirli madde bulunduğunda dışarı atılmasının sağlanmasıdır.

Kan Beyin Bariyeri Zarar Görürse Ne Olur?

Kan beyin bariyerinin zarar görmesi pek çok hastalığı beraberinde getirmektedir. Bu hastalıklar arasında ilk sırada menenjit yer almaktadır. Omuriliği ve beyni çevreleyen zarın iltihaplanması olarak tanımlanan menenjit, patojenlerin yol açtığı enfeksiyonlar nedeniyle meydana gelmektedir. Bu miktar kan beyin bariyerini aşarak beyne ulaşmakta ve orada hasar bırakıp menenjite sebep olmaktadır. Hastalık sonrasında tedavi için verilen enfeksiyon bazen beynin daha çok zarar görmesine yol açmaktadır. Bundan dolayı dikkatli olunması gerekmektedir.

Menenjit haricinde epilepsi hastalığı da kan beyin bariyeri zarar gördüğünde ortaya çıkmaktadır. Nörolojik bir rahatsızlık olan epilepsi hastalığı sürekli tekrar etmektedir ve nöbetler halinde görülmektedir. Kan beyin bariyerinin işlevini yitirmesi ya da zarar görmesi beyindeki kan dolaşımında olmaması gereken maddelerin olmasına yol açmaktadır. Bunun sonucunda da epilepsi nöbetlerinin sayısında artış yaşanmaktadır.

Kan Beyin Bariyerinin Beyinde Korumadığı Kısımlar Nelerdir?

Kan beyin bariyeri tarafından beyinde korunmayan alanlar, kendi arasında dörde ayrılmaktadır. Bunlar posterior arka hipofiz bezi, epifiz bezi, hipotalamusun orta eminansı ve postrema bölgesi olarak belirtilmektedir. Epifiz bezinde kan beyin bariyeri bulunmamasının nedeni maletonin hormonunun doğrudan kana salgılanmasıdır. Posterior arka hipofiz bezinde olmamasının nedeni ise, salgılanan hormonların dolaşımda olup tüm vücuda yayılmasının gerekliliğidir.

Devamını oku
Copyright © 2016-2018 Tüm Hakları Saklıdır. Her türlü iletişim için: news.saglik@yandex.com